ANHABER.NETHaberin Kalbi Burada AtıyorİLETİŞİME GEÇİN!
Kültür Haberleri Manşet Sanat Haberleri

Yeni Sergi:Denizaşırı Özer Kabaş ve Zamanları 16 Eylül 2026 – 14 Mart 2027Salt Beyoğlu

  • Eylül 16, 2026
  • 48 min read
Yeni Sergi:Denizaşırı Özer Kabaş ve Zamanları 16 Eylül 2026 – 14 Mart 2027Salt Beyoğlu

“Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları” Salt Beyoğlu’nda ziyarete açıldı.
Sergi, sanatçı, eğitimci ve yazar Özer Kabaş’ın 1960’lardan 1990’lara uzanan
üretimi üzerinden Türkiye kültür tarihinden bir kesit sunuyor.
Garanti BBVA tarafından kurulan Salt’ın yeni sergisi Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları,
sanatçı, eğitimci ve yazar Özer Kabaş’ın (1934–1998) resimden sinemaya, tiyatrodan
tasarıma uzanan çok yönlü pratiğini ve Türkiye’nin kültür tarihindeki yerini inceliyor.
Kabaş’ın entelektüel ve sanatsal altyapısı, mühendislik eğitimi aldığı Robert Kolej Yüksek
Okulu (Boğaziçi Üniversitesi) ile 1957–1962 yıllarında sanat öğrenimi gördüğü Yale School of
Art’ta şekillendi. Bu ona yapısal analiz ile ifade özgürlüğünü birleştiren benzersiz bir bakış
açısı kazandırdı.
Genellikle Türkiye resmindeki figüratif yönelimler çerçevesinde değerlendirilen Kabaş, figüratif
ve soyut sanat arasındaki kutuplaştırıcı yaklaşımlara mesafeli durdu. Ona göre belirleyici olan,
seçilen üsluptan ziyade sanatçının kendi deneyiminden ve içinde bulunduğu çevreden
hareketle özgün bir dil kurabilmesiydi. Metinlerinde geliştirdiği “sentez”, “montaj”, “yatay ve
dikey etkiler” gibi kavramlarla yerel görsel kültür ile küresel sanat ortamı arasındaki ilişkiyi
tartıştı. Ne geleneği değişmeden korunacak bir miras ne de Batı sanatını sorgulamadan
benimsenecek bir model olarak ele aldı; sanatın kültür, tarih, coğrafya ve gündelik yaşam
arasındaki sürekli etkileşimle şekillendiğini savundu. Resim pratiği ve eğitimciliğinin yanı sıra
kurucularından olduğu Urart Sanat Atölyesi’ndeki takı tasarımları, kısa filmleri ve metinleri de
aynı düşünsel arayışın parçasıydı.
Kabaş, 1970’lerden itibaren deniz, emek ve insan ilişkisine yoğunlaştı. Resimlerinde doğrusal
perspektifi reddederek imgeleri üst üste yığmayı ve doğayla çevrelemeyi tercih etti. Deniz
emekçilerini ön plana yerleştiren resimlerinde denizi, figürleri saran bir canlı gibi kullandı.
Dalgalar, gökyüzü ve mitolojik yaratıklar ise animistik bir doğa yorumunu yansıtıyordu.
Homeros’tan Anadolu efsanelerine uzanan anlatılar, kıyılar, adalar ve deniz yolculukları

yapıtlarının düşünsel zeminini oluştururken, balıkçıların, denizcilerin ve liman işçilerinin
dünyası daha geniş bir tarihsel ve toplumsal bağlamı anlamanın anahtarı oldu. Deniz sanat
pratiğini şekillendirdi ve resim, sanatçı için hem gündelik yaşamın ağırlığı karşısında bir
sığınak hem de dille sınırlandırılamayacak bir ifade arayışının taşıyıcısı hâline geldi.
Eğitimci ve yazar olarak sanat tarihi yazımına ve genç kuşak sanatçıların yetişmesine katkıda
bulunan Kabaş, 1964–1974 yıllarında Robert Kolej Yüksek Okulu’nda öğretim üyeliği yaptı;
Social Hall’un direktörlüğünü ve Robert Kolej Sinema Kulübü’nün danışmanlığını üstlenerek
kampüsteki kültür ortamının gelişmesinde etkin rol oynadı. 1971’de yarı zamanlı ders vermeye
başladığı İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde (daha sonra Mimar Sinan
Üniversitesi) Temel Sanat Eğitimi Kürsüsü’nün çekirdek kadrosunda yer aldı ve Yale’de Josef
Albers’ten öğrendiği Bauhaus yaklaşımını bu programa taşıdı. Kürsünün kapatılmasının
ardından 1985’te Resim Anasanat Dalı doçent kadrosuna atanan Kabaş, 1990’da profesör
oldu ve 1998’deki vefatına kadar pek çok sanatçının yolunu çizmesine rehberlik etti.
Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları, Kabaş’ın 1960’lardan 1990’lara uzanan üretimi ile
akademik çalışmalarındaki dönüm noktalarına ışık tutuyor. Sergide, sanatçının resimleri ve
özgün baskılarının yanı sıra Urart Sanat Atölyesi’nde tasarladığı takılar, İstanbul Hatırası
(1967) adlı filmi, Marmara Adası’nda sanatçı Altan Gürman ile birlikte çektiği belgesel film ve
Salt Araştırma Özer Kabaş Arşivi’nden derlenen belgeler yer alıyor. Bu malzemelere,
sanatçının farklı dönemlerde yolunun kesiştiği Mehmet Güleryüz, Fatma Tülin ve Sedat
Pakay’ın yapıtlarından bir seçki de eşlik ediyor. Salt Beyoğlu’nun ikinci ve üçüncü katlarına
yayılan sergi, Kabaş’ın sanatın farklı disiplinlerine ilgisini, sanat eğitimine yaklaşımını ve kültür
ortamına katkılarını ortaya koyuyor.
Sergi, uzun soluklu arşiv ve araştırma çalışmasının bir çıktısı
Salt’ın Özer Kabaş’ın sanatsal ve entelektüel mirasını belgelemeye yönelik olarak 2022’de
başlattığı faaliyetler üç ana eksende gelişti. Kabaş’ın 1966 ile 1997 yılları arasında kaleme
aldığı teorik metinler, makaleler ve sanat eleştirileri, Sentez ve Montaj: Özer Kabaş Yazıları
başlığıyla derlenerek hem e-yayın hem de basılı kitap formatında yayımlandı. Sanatçının
üretimini, akademik çalışmalarını ve kişisel belgelerini bir araya getiren Özer Kabaş Arşivi,
Salt Araştırma bünyesinde dijitalleştirilerek çevrimiçi erişime açıldı. Son olarak, Kabaş’ın
danışmanlığını üstlendiği Robert Kolej Sinema Kulübü tarafından 1967’den 1970’e dek dört
kez düzenlenen Hisar Kısa Film Yarışması üzerine kapsamlı bir arşiv ve araştırma projesi
başlatıldı. Gösterim ve konuşmalar eşliğinde yürütülen bu projenin çıktıları ise bir e-yayın
formatında sunulacak.

Sergiye bir dizi kamu programı eşlik ediyor
Tüm bu kurumsal birikimin bir uzantısı olarak gerçekleştirilen retrospektif sergi paralelinde
söyleşiler, gösterimler ve panellerden oluşan bir dizi etkinlik düzenlenecek. Bu kapsamdaki ilk
konuşma, şair ve çevirmen Cevat Çapan tarafından 30 Eylül Çarşamba günü saat 18.30’da
Salt Beyoğlu’ndaki Açık Sinema’da gerçekleştirilecek.

Tuğçe Kaplan ve Vasıf Kortun tarafından programlanan sergi, 14 Mart 2027’ye dek Salt
Beyoğlu’nda ücretsiz izlenebilir. Sergi paralelindeki kamu programları hakkında ayrıntılı bilgi
saltonline.org’da ve Salt’ın sosyal medya kanallarında duyurulacak.
Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları, Leyla Tara ve Serdar Erener’in desteği; Eureko Sigorta
ve Jotun’un katkılarıyla gerçekleştirilmektedir. Salt, serginin hazırlık sürecinde yardımlarını
esirgemeyen ve kişisel arşivlere erişim imkânı sağlayan Yula Kabaş’a teşekkür eder.


Program: Tuğçe Kaplan, Vasıf Kortun
Sergi Asistanı: İncila Pertev
Editör: Ezgi Yurteri
Sergi Tasarımı ve Prodüksiyon: Emirhan Altuner
Tasarım ve Prodüksiyon Asistanı: Fulya Aras
İletişim Tasarımı: Fol
Teşekkürler: Beril Anılanmert, Filiz Vuran Aran, Zeynep Atikkan, Mehmet Ayanoğlu, Enis Batur, Bülent
Becan, Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü, İhsan Bosum, Rabia Çapa, Cevat Çapan, Aytaç Demirci,
Lütfi Ensari, Şenol Er, Candeğer Furtun, Grey Art Museum, Mişel Grünberg, Kerimcan Güleryüz,
Nathalie Güleryüz, Bülent Gültekin, Tülay Güngen, Hasan Gürdal, IMOGA, Ali Kabaş, Şefik Kabaş,
Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi, Samed Karagöz, Gülsün Karamustafa, Zehra Begüm Kışla,
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Prof. Sami Şekeroğlu Sinema TV Araştırma ve Uygulama
Merkezi, Zeynep Miraç, Neslihan Muratbeyoğlu, Ahmet Özge, Elif Özge, Deniz Kurtuluş Özgünay,
Kathy Pakay, Enis Rıza, Robert Kolej Arşivi, Zeynep Rona, Erol Sağmanlı, Cavit Sarıoğlu, Donald
Spanel, Mustafa Taviloğlu, Taviloğlu Koleksiyonu, Eda Tekcan, Süleyman Saim Tekcan, Zeynep
Torkak, Deniz Tortum, TRT, Ömer Tuncer, Fatma Tülin, Veysel Uğurlu, URART, Saskia K. Verlaan,
Michèle Wong, Yapı Kredi Kültür Sanat

Salt kurucusu ve daimî destekçisi Garanti BBVA’ya teşekkür eder.

GÖRSEL KREDİLERİ | IMAGE CREDITS

1.

Özer Kabaş, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki odasında, tahminî 1970’ler

Salt Araştırma, Özer Kabaş Arşivi

Özer Kabaş in his room at the Istanbul State Academy of Fine Arts, circa 1970s

Salt Research, Özer Kabaş Archive

2.

Özer Kabaş ve Semra Germaner, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde, Haziran 1979

Salt Araştırma, Özer Kabaş Arşivi

Özer Kabaş and Semra Germaner, Istanbul State Academy of Fine Arts, June 1979

Salt Research, Özer Kabaş Archive

3.

Robert Kolej Plastik Sanatlar Kulübü’nün Amerikan Haberler Merkezi’nde (USIS) açtığı seramik sergisi, Beyoğlu (İstanbul), 1957

Salt Araştırma, Özer Kabaş Arşivi

Ceramics exhibition organized by Robert College Plastic Arts Club at United States Information Service (USIS), Beyoğlu (Istanbul), 1957

Salt Research, Özer Kabaş Archive

4.

Özer Kabaş’ın İstanbul Hatırası (1967) filminden kare

Still from Özer Kabaş’s film İstanbul Hatırası [Memory of Istanbul] (1967)

5.

Özer Kabaş, Balıkçılar,1988

Salt Araştırma, Özer Kabaş Arşivi

Özer Kabaş, Balıkçılar [Fishermen],1988

Salt Research, Özer Kabaş Archive

6.

Özer Kabaş, Çinekop Ağları, 1996

Salt Araştırma, Özer Kabaş Arşivi

Özer Kabaş, Çinekop Ağları [Young Bluefish Nets], 1996

Salt Research, Özer Kabaş Archive

7.

Özer Kabaş, Balıkçı ve Kızı, 1996

Salt Araştırma, Özer Kabaş Arşivi

Özer Kabaş, Balıkçı ve Kızı [The Fisherman and His Daughter], 1996

Salt Research, Özer Kabaş Archive

8.

Özer Kabaş, Bocurgat, 1989

Salt Araştırma, Özer Kabaş Arşivi

Özer Kabaş, Bocurgat [The Capstan], 1989

Salt Research, Özer Kabaş Archive

9-17.

Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026

Fotoğraf: Metean Bars (Salt)

Installation view from the exhibition Across the Seas: Özer Kabaş and His Times, Salt Beyoğlu, 2026

Photo: Metean Bars (Salt)

Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları, sanatçı, eğitimci ve yazar Özer Kabaş’ın
1960’lardan 1990’lara uzanan üretimini ve Türkiye’nin kültür tarihindeki yerini
inceliyor.
Kabaş, Robert Kolej Yüksek Okulu’nda (Boğaziçi Üniversitesi) mühendislik
eğitimi aldıktan sonra 1957–1962 yıllarında Yale School of Art’ta sanat öğrenimi
gördü. 1964–1974 yıllarında Robert Kolej’de öğretim üyeliği yaptı; aynı
zamanda Social Hall’un direktörlüğünü ve Robert Kolej Sinema Kulübü’nün
danışmanlığını üstlenerek kampüsteki kültür ortamının gelişmesinde etkin
rol oynadı. 1971’de yarı zamanlı ders vermeye başladığı İstanbul Devlet Güzel
Sanatlar Akademisi’nde (daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi) Temel Sanat
Eğitimi Kürsüsü’nün çekirdek kadrosunda yer aldı ve Yale School of Art’ta
Josef Albers’ten öğrendiği Bauhaus yaklaşımını bu programa taşıdı. 1998’deki
vefatına kadar pek çok sanatçının yolunu çizmesine rehberlik etti.
Kabaş, metinlerinde geliştirdiği “sentez”, “montaj”, “yatay ve dikey etkiler”
gibi kavramlarla yerel görsel kültür ile küresel sanat ortamı arasındaki ilişkiyi
tartıştı. Ne geleneği değişmeden korunacak bir miras ne de Batı sanatını
sorgulamadan benimsenecek bir model olarak ele aldı. Ona göre sanat; kültür,
tarih, coğrafya ve gündelik yaşam arasındaki sürekli etkileşimle şekilleniyordu.
Resim pratiği ve eğitimciliğinin yanı sıra kurucularından olduğu Urart Sanat
Atölyesi’ndeki takı tasarımları, kısa filmleri ve metinleri de aynı düşünsel
arayışın parçasıydı.
1970’lerden itibaren Kabaş, resimlerinde deniz, emek ve insan ilişkisine
yoğunlaştı. Balıkçıların, denizcilerin ve liman işçilerinin dünyası, sanatçı
için daha geniş bir tarihsel ve toplumsal bağlamı anlamanın anahtarı oldu.
Marmara Adası ve deniz yolculukları sanat pratiğini şekillendirdi ve yaşamında
önemli bir yer tuttu.
Sergi, sanatçının resim, özgün baskı, takı tasarımı, tiyatro ve sinema
alanlarındaki çalışmalarını arşiv belgeleriyle bir araya getiriyor. Böylece
Kabaş’ın sanatın farklı disiplinlerine ilgisini, sanat eğitimine yaklaşımını ve
kültür ortamına katkılarını ortaya koyuyor.

ÖĞRENCİLİK YILLARI VE
ERKEN DÖNEM RESİMLERİ
Özer Kabaş, 1934 yılında Mersin’de doğdu. Tarım ürünleri ithalatı ve ihracatıyla
uğraşan ailesi, oğullarının makine mühendisi olmasını hedefliyordu. Kabaş,
1957’de Robert Kolej Yüksek Okulu’ndan mezun olana dek ailesinin bu
beklentisine karşı çıkmadı.
Kabaş’ın 1946 yılında girdiği Robert Kolej’deki lise yılları, disiplinlerarası
pratiğinin temelini oluşturdu. Yatılı öğrenci olarak geçirdiği bu dönemde,
okulun sunduğu sosyal ve kültürel faaliyetlere yöneldi. Özellikle tiyatro,
atletizm ve basketbol Kabaş’ın başlıca ilgi alanları arasındaydı.
Kabaş, okuldaki seçmeli derslere ve öğrenci kulüplerine aktif olarak katılıyordu.
“Dirty Palette Club” [Kirli Palet Kulübü] bunlardan biriydi. Ayrıca “Plastic Arts
Club”ın [Plastik Sanatlar Kulübü] başkanlığını üstlenmişti. Robert Kolej’de
resim öğretmenliği yapan İlhami Demirci ile daha sonra ressam ve seramikçi
Tom Kendall’ın danışmanlığında yürütülen bu kulüp, öğrencilerin sanatsal
üretimlerini sürdürdükleri bir çalışma ortamıydı. Müfredat dışı bir estetik
eğitim alanı oluşturan kulüp, 1957’de Beyoğlu’ndaki United States Information
Service [Amerikan Haberler Merkezi] mekânında, okulda torna dersleri veren
Mithat Tokay’la ortak bir seramik sergisi de düzenledi.

Robert Kolej Yüksek Okulu Makine Mühendisliği Bölümü’nden mezun olan
Kabaş, ailesinin beklentilerinin aksine, 1957–1962 yıllarında ABD’de Yale School
of Art’ta eğitim gördü. Burada Josef Albers’in yanı sıra Bernard Chaet, William
H. Bailey, Neil Welliver, Rico Lebrun, Gabor Peterdi gibi sanatçı ve eğitimcilerle
çalışma olanağı buldu. 1961’de Resim Bölümü’nden lisans derecesini; 1962’de
desen dalında birincilikle ödüllendirildiği lisansüstü derecesini aldı. Aynı yıl
Ross-Talalay Gallery’de (New Haven) ilk kişisel sergisini açtı.
Kabaş’ın ABD yılları, Bauhaus’tan Black Mountain College’a, oradan Yale’e
uzanan modern sanat eğitimi geleneğiyle doğrudan ilişki kurduğu bir dönemdi.
Bauhaus’un önemli isimlerinden Josef Albers’in eğitim anlayışı, öğrenciyi belirli
bir üsluba yönlendirmek yerine görmeyi öğrenmeye; malzeme, biçim ve renk
ilişkilerini sorgulamaya dayanıyordu. Albers’in stüdyosu, sanatın bir ifade

repertuvarından çok deneyim, gözlem ve eleştiri pratiği olarak ele alındığı bir
öğrenme ortamıydı.
1950’lerde Yale, Bauhaus mirasının etkili olduğu ve modern sanat, mimarlık
ile tasarım tartışmalarının kesiştiği uluslararası bir çekim noktasıydı. Kabaş’ın
burada geçirdiği yıllar, onu dönemin önemli eğitim modelleriyle buluşturdu ve
sanatı disiplinlerarası bir düşünce pratiği olarak kavrayan entelektüel çevrenin
bir parçası hâline getirdi. Aynı yıllarda Soyut Dışavurumculuk da ABD’de giderek
kurumsallaşıp yaygınlaşmaktaydı. Kabaş’ın bu ortamdaki deneyimi, sanatta
“moda” hâline gelen eğilimlere karşı mesafeli duruşunda belirleyici oldu.

Özer Kabaş, Yale School of Art’ta aldığı eğitim sırasında izlediği New Images of
Man [İnsanın Yeni Görüntüleri] sergisinden etkilendi. 1959’da New York’taki
MoMA’da açılan ve Peter Selz’in küratörlüğünü üstlendiği serginin, Soyut
Dışavurumculuğun doruk döneminde figüratif sanatı değerlendirip insan
figürünü varoluşsal kaygı ve yabancılaşma bağlamında konumlandırması,
Kabaş için oldukça çarpıcıydı. 1962’de Türkiye’ye döndüğünde, sanatçının
pratiğinde yeni bir dönem başladı. Soğuk Savaş ortamının belirgin olduğu
bu dönemde dışavurumcu bir üslupla ele aldığı resim, desen ve gravürlerde
toplumsal yergi ön plandaydı.
Kabaş’ın erken dönem resimlerinde iki unsur dikkat çeker: Özlem duyulmayan
ancak hüzünlü bir Osmanlı sonrası ile 1960’ların iştahlı yeni zenginleri. 18. yüzyıl
Rokoko iskemleleri dışında seyrek dekorlu ve hafızasından arındırılmış odalarda
Boğaz manzaraları, genellikle arka planda bir çerçeve ya da pencere içinde sunulur.
Kompozisyonlarda tek başlarına hüzün içinde oturan, merasime çıkar gibi giyinmiş
fesli figürler öne çıkar. Hazırlanmış olsalar da gidecekleri bir yer yokmuş izlenimi
veren bu figürler, kalabalık, meşgul ve coşkulu ortamlarda içsel durgunluklarını
ve eylemsizlik hâllerini korurlar. Kimi zaman feslilerin yerini alan fötr veya silindir
şapkalı figürler ise daha hareketli, hırçın ve zamana dairdir. Boş bir duvarı süsleyen
fesli “baba” portreleri, bu eleştirel atmosferi güçlendiren ögelerdir.
Kabaş’ın desenlerinde, resimlerinden farklı olarak, çok daha yoğun ve titiz bir
yaklaşım görülür. Kimi çizimlerinde karikatürist Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz
karakterini anımsatan bir estetik hissedilse de Kabaş, Selçuk’un kübist
eğilimlerine mesafeli durur.

Amerikalı sanat hamisi ve New York University bünyesindeki Grey Art
Museum’un kurucusu Abby Weed Grey, 1960’larda Batı ötesi coğrafyalardaki
modern sanat üretimini bir araya getiren kapsamlı bir koleksiyon oluşturdu.
Soğuk Savaş döneminde gelişen kültürel diplomasi ağlarının da desteğiyle
Hindistan, Türkiye, İran, Mısır gibi ülkelere seyahat ederek sanatçılarla
doğrudan ilişki kurdu, eser topladı. 1961 ile 1969 yılları arasında Türkiye’ye
yaptığı ziyaretler sırasında ülkenin sanat ortamıyla yakın ilişkiler geliştirdi.
Modern sanatın kültürlerarası iletişim ve karşılaşma için bir araç olabileceğine
inanan Grey’in koleksiyonu, bugün erken dönem “küresel modernizm”
girişimlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
[Özer Kabaş] Robert Kolej’deki atölyesini ziyaret ettiğimizde, çeşitli malzemeleri
birleştirerek şaşırtıcı derecede güzel işler üretiyordu. Askerlik görevi sırasında savaşla
ilgili birçok eskiz yapmıştı. Satın aldığım resimlerden ikisi bu eskizlere dayanıyordu
ve hem taze hem de etkileyiciydi. O gün şövalesinde, uluslararası bir ikon olan Charlie
Chaplin’in portresi duruyordu. […] Bir Pazar günü Mike ile Özer Kabaş’ın evinde
buluştuk. […] İngilizcesi mükemmeldi, eşininki de öyle. Bebek’te bir apartmanın
dördüncü katında yaşıyorlardı ve geniş çatı teraslı daireleri, bir sanatçının
koleksiyonuna yakışır halılar, kitaplar, kıymetli eşyalar ve sanat eserleriyle doluydu. […]
Şövalenin üzerinde, Özer’in benim için yaptığı bir eskiz vardı: Boynunda fuları, elinde
paletiyle kurukafalı bir figür, bir sanatçı. Ağzından çıkan konuşma balonunda ise şöyle
yazıyordu: “Merhaba, Bayan Grey, biz gayet ‘iyiyiz.’” Mesaj açıktı; iyi değillerdi.*
Kabaş’ın Abby Weed Grey’e ithaf ettiği Merhaba, Mrs. Grey, sanatçının taklit,
özgünlük ve yerellik meselelerine bakışının erken örneklerindendir.
*Abby Weed Grey, The Picture Is the Window—The Window Is the Picture: An Autobiographical
Journey, New York: New York University Press, 1983, ss. 141, 222.
Vasıf Kortun’un “Abby Weed Grey’in Yolculuğu” başlıklı yazısını okumak için:
https://saltonline.org/tr/3089.
Abby Weed Grey’in The Picture is the Window—The Window is the Picture [Resim Penceredir,
Pencere Resimdir] adlı kitabından seçili bölümleri okumak için: https://saltonline.org/tr/3090.

ROBERT KOLEJ

Yale School of Art’taki eğitiminin ardından Türkiye’ye dönen Özer Kabaş,
1964 ile 1974 yılları arasında Robert Kolej Yüksek Okulu’nda öğretim üyesi
olarak görev yaptı. Aynı zamanda Social Hall’un direktörlüğünü üstlenerekkampüsün akademik ve kültürel yaşamının şekillenmesinde etkin rol oynadı.
1960’ların ikinci yarısında Robert Kolej, üniversite özerkliği ve yükseköğretimin
geleceğine ilişkin tartışmaların merkezindeki kurumlardan biriydi. Kurucu
rektör Aptullah Kuran’ın öncülüğünde şekillenen dönüşüm sürecinde Kabaş,
üniversite yaşamına yönelik çalışmalarıyla öne çıktı. Beş yıl bağımsız ders
vermesinin ardından 1969–1970 öğretim yılında Bilim ve Edebiyat Fakültesi
kararıyla “Assistant Professor” oldu.
Kabaş, sanatı mimarlık, resim, tiyatro, sinema, edebiyat ve müzikle ilişkisi
içerisinde ele alan disiplinlerarası bir eğitim anlayışını benimsedi. “Art
Appreciation” ve “Art Studio” derslerinin yanı sıra Oya Başak ve Donald Hoffman
ile geliştirdikleri “Combined Arts”, kuram ile pratiği, sanat tarihi ile atölye
üretimini buluşturuyordu. Aptullah Kuran ile birlikte hazırladığı sanat tarihi
programları da bu yaklaşımın bir uzantısıydı. Öğrenci kulüp ve örgütleriyle yakın
ilişki kuran Kabaş, öğrencilerin okul yönetimine katılımını destekledi; senatoda
öğrenci temsilini ve demokratik katılımı savunan öğretim üyeleri arasında yer aldı.
1971’de Robert Kolej’in devletleştirilerek Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşmesiyle
birlikte Kabaş, yeni üniversitenin kurumsal kimliğinin oluşumunda da rol
üstlendi. Aptullah Kuran’ın kavramsal çerçevesini oluşturduğu amblem Kabaş
tarafından tasarlandı. Karadeniz ile Marmara Denizi’nin Boğaz’da buluşmasını
simgeleyen tasarım, zaman içinde “Boğaziçi Üniversitesi” ve “1863” ibarelerinin
eklenmesiyle bugünkü hâlini aldı.

Özer Kabaş bir öğretim üyesi olarak Robert Kolej Yüksek Okulu’nda ders verdi.
Çoğumuzun hocası olmuştu böylece. Benim ondan aldığım “Art Appreciation”
dersinde (Şubat–Mayıs 1970) özellikle vurguladığı ve sürekli tartıştığımız üç kitap,
Özer Abi’nin ne denli güçlü bir kültür birikimine sahip olduğunun da kanıtıdır: Ernst
Fischer, The Necessity of Art [Sanatın Gerekliliği]; George A. Huaco, The Sociology
of Film Art [Film Sanatının Sosyolojisi]; José Ortega y Gasset, The Revolt of the
Masses [Kitlelerin Ayaklanışı].
Mişel Grunberg, 2022
(Robert Kolej Yüksek Okulu’ndan öğrencisi)

O yıllarda görsel sanatlara olan sevgim, bilhassa fotoğraf ve filme tutkum, ailemin
bana çizdiği gelecek planına çok ters düşüyordu. Mühendis olmam için baskı
mevcuttu, ama ben bu durumdan beni kurtaracak bir “koruyucu melek” aramak
gibi bir fanteziye kapılmıştım. Ve o sırada karşıma Özer Kabaş çıktı. Fotoğraflarımı
beğendi, yönetmenliğini yaptığı Social Hall’daki galeride bir sergimi açtı. Bir süre
sonra da, benden habersiz, Amerika’da sanat öğrenimini yaptığı Yale School of Art’ın
dekanına mektup yazıp benim orada öğrenim yapmamı önerdi.*
Sedat Pakay, 2007
(Fotoğrafçı ve sinemacı, Robert Kolej Yüksek Okulu’ndan öğrencisi)
*Sedat Pakay, “Yolculuğumun Kılavuzu Özer Abi” (New York, Aralık 2007), Özer Kabaş:
Retrospektif, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2008, ss. 27–28.

Robert Kolej’de yanlışlıkla inşaat mühendisliği okuduktan sonra İtalya’da Roma La
Sapienza Üniversitesi’nde mimarlık okudum. “Yanlışlıkla” diyorum, zira mimarlık
bölümü olmadığı için ona en yakın inşaat mühendisliği olduğunu düşündüğümden
o bölümü seçmiştim. Özer Ağabey beni Yale’de mimarlık bölümünde ders veren bir
arkadaşı vasıtasıyla İtalya’ya yönlendirdi. Yale’de mimarlık yüksek lisansı için benim
adıma girişimde bulunmuştu; ancak fakültede ders veren o arkadaşı benim İtalyan
okullarındaki özgeçmişimi görüp, “Buraya geleceğine neden İtalya’ya gitmiyor; biz
master talebelerini oraya gönderiyoruz!” deyince ben de zaten koleje girmeden önce
aklımda olan İtalya’yı tercih ettim.
Cavit Sarıoğlu, 2022
(Robert Kolej Yüksek Okulu’ndan öğrencisi)

[…] Mimar Sinan Üniversitesi’nde ders veriyordum. Bir gün ders çıkışı Mehmet
Güleryüz’e rastladım, okulun önünde sıkı bir tartışma yaptığımızı hatırlıyorum;
o bana yurt dışına gitmemi, orada uzun süre kalmamı öğütlüyordu, ben ise daha
burada yapmam gereken ve bu ülkeden almam gereken çok şey olduğunu söyleyerek
karşı çıkıyordum. Bir de Boğaziçi Üniversitesi’ndeki ikinci ders yılında önemli
bir teklif almıştım. Bir gün Özer Kabaş okuldaki atölyeme Roma Güzel Sanatlar
Yüksek Okulu’nun yöneticisini getirdi, resimlerimi görmesini istedi. Bir süre sonra
bana Roma’daki okulda burslu olarak okumam için öneri geldi. İkinci sınıfta
olduğumu bahane edince de ikinci sınıfa geçiş yapabileceğim ve daha sonra da
istersem Amerika’da bulunan aynı okula transfer olabileceğim söylendi. Pek fazla
düşünmeden geri çevirdim. Özer Kabaş daha sonra beni her gördüğünde bu kararımı
bağışlamadığını söylemiştir.*
Fatma Tülin, 2010
(Sanatçı, Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrencisi)
*Levent Çalıkoğlu, “Fatma Tülin ile Söyleşi”, Fatma Tülin, İstanbul: Masa, 2010, ss. 17–19.

Benim için en önemli olay, Özer Kabaş’ın Amerika’dan geri dönüşü oldu. Özer,
diğer pek çok yönünün yanı sıra dönemin önde gelen gravür sanatçılarından biri
olan [Josef] Albers’in öğrencisiydi; Albers de Özer’in gravürlerine duyduğu saygıyı
gizlemiyordu. […] Özer’i sevmeyen kimseyle karşılaşmadım; onun da beni sevmiş
olmasına minnettardım. Ama o herkesi severdi zaten. Yoğun çalışma temposuna
rağmen resim ve gravür yapmaya devam etti. Ancak bu durum onun için pek de zorlu
sayılmazdı, zira yardım için kapısını çalan öğrencilerin güvenini kazanmak için tek
yapması gereken kendisi gibi olmaktı.
Yıllar sonra, herkesin onu sevdiği ve takdir ettiği Mimar Sinan Üniversitesi’nde,
rektörlük teklifini geri çevirmek durumunda kaldı. Teklifi kabul etmedi, çünkü bu
vazife tüm vaktini alacaktı ve çalışma hayatının merkezinde resim vardı.
[…] 1960’ların başında Özer’le beni Marmara Adası’na götüren ani bir karardı. İkimiz
de ne Prokonnesos mermer ocaklarını ne de henüz çok fazla ilgi çekmeyen o adayı
görmüştük. […] Orada geniş ve güzel bir kumluk vardı. Özer burayı, yazılı tarihten
çok önce şu ya da bu adla bölgeye hüküm sürmüş olan tanrıçanın türlü hâllerini
betimleyen alçak kabartma heykellerle dolu bir açık hava sergisine dönüştürdü.
Özer, mermer işlemesi kolay bir malzeme olduğundan burada heykeltıraşlar için bir
yaz okulu kurmayı planladı. Başyapıtı da tavsiyem üzerine orada bıraktık; bundan

daha kötü bir karar olamazdı. Bir gece ışıkları kapalı, gösterişli bir Amerikan teknesi
limana yanaştı; filozof heykellerinin başlarını söküp çaldılar. Kuşkusuz, onları bir
hayvan pazarına, yozlaşmış sanat tacirlerinin dünyasına götürdüler.
Adaya geri dönüp burada bir ev inşa edeceğimize dair birbirimize söz verdik. Özer,
kendisinden bekleneceği üzere tam da bunu yaptı; hatta kayalığın dibine kuyu
bile açtı. Ev tamamlanmadan önce köydeki kuyuya iner; sebze ve meyveleri orada
yıkardık. O zamanlar Erdek’e günübirlik tekne seferi vardı, et ve içecek alışverişi
yapmak için de zamanımız oluyordu. Deniz yolculuğu çoğu zaman sert geçerdi, ama
Palatya’dan [Saraylar] dönüşle kıyaslanamazdı.
[…] Mimar [Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörü] Aptullah Kuran, Özer’den ilhamla
hemen yan tarafa kendi evini inşa ettirdi. […] Ayrıca en lezzetli domatesleri o
yetiştiriyordu; bunu da evi satmaya karar verdiğinde öğrendik.*
Godfrey Goodwin, 2002
(Sanat tarihçisi, Robert Kolej’de çalışma arkadaşı)
*Godfrey Goodwin, Life’s Episodes: Discovering Ottoman Architecture, İstanbul: Boğaziçi
University Press, 2002, ss. 198–216.

Kabaş, Robert Kolej’deki öğrencilik yılları boyunca tiyatroyla sürekli bir ilişki
içinde oldu; Cevat Çapan ile Köşebaşı, Engin Cezzar ile Jül Sezar gibi birçok
önemli yapımda rol aldı. Bu bağlılık, Yale School of Art’taki eğitiminin ardından
Türkiye’ye döndükten sonra da devam etti ve katkıları oyunculukla sınırlı
kalmadı. Jean Genet’nin Les Nègres [Karalar] adlı oyununun yapım aşamasına
gelindiğinde, Kabaş sahne ve maske tasarımını da üstlendi. 1965 yılında
sahnelenen oyunun Türkçe çevirisini ise Ali Taygun yapmıştı.
Bu faaliyetler, Kabaş’ı Oya Başak, Haldun Dormen, Üstün Ergüder, Genco Erkal,
Ali Pasiner, Ülkü Tamer gibi ilerleyen yıllarda kültür dünyasının önemli isimleri
olacak kişilerle aynı çevreye yerleştirdi. Önce Hisar Oyuncuları, ardından Robert
Kolej Oyuncuları çevresinde gelişen tiyatro geleneği, edebiyat ve görsel sanatlarla
iç içe bir üretim alanı yarattı. Bu ortamın şekillenmesinde, Robert Kolej’de
tiyatro ve beşerî bilimler alanında etkili bir figür olan Hilary Sumner-Boyd’un
da önemli bir yeri vardı.

Kabaş’ın 1960’ların ikinci yarısında Robert Kolej’de gerçekleştirdiği faaliyetler,
Türkiye’de bağımsız sinema kültürünün kurumsallaşması ve entelektüel bir
platform oluşturulması açısından belirleyiciydi. Kabaş, sanatın farklı
disiplinlerini birleştiren pedagojik yaklaşımıyla kampüsü hem bir eğitim alanı
hem de alternatif bir kültürel üretim merkezi olarak gördü. Bu sürecin en somut
çıktılarından biri, danışmanlığını üstlendiği Robert Kolej Sinema Kulübü’nde
yürüttüğü çalışmalardı. Kulüp bünyesinde, Yeşilçam’ın ticari ve endüstriyel
yapısından farklı bir dil arayışında olan genç sinemacıların bir araya gelmesi
sağlandı. Bu vizyon belgesel, animasyon ve deneysel üretimleri desteklemek
üzere 1967’den 1970’e dek dört kez düzenlenen Hisar Kısa Film Yarışması ile
somut bir karşılık buldu. Türkiye’nin ilk kısa film festivali olan etkinlik,
sinemayı estetik ve düşünsel bir mecra olarak konumlandırdı ve dönemin
bağımsız sinema anlayışının filizlendiği platformlardan biri hâline geldi. Ancak
12 Mart 1971 askerî müdahalesinin yarattığı siyasi atmosfer ve baskıcı ortam,
Robert Kolej Sinema Kulübü’nün kapatılmasına ve yarışmanın sona ermesine
neden oldu.
Kabaş’ın bu dönemdeki üretimi, teorik çalışmalarının pratik karşılığını da
içeriyordu. Yönetmenliğini üstlendiği 1967 yapımı İstanbul Hatırası adlı 16mm
gözlemci belgesel film, kentin kültürel dokusunu belgelemenin yanı sıra dönemin
deneysel sinema ve görsel dil arayışlarını yansıttı. Robert Kolej Kültür Haftası
kapsamında gerçekleştirilen açık oturumlar ise Kabaş’ın disiplinlerarası
pedagojisinin bir diğer ayağını oluşturuyordu. Sanat, sinema ve siyasetin eş
zamanlı olarak tartışıldığı paneller, sanatın toplumsal olaylardan ve politik
konjonktürden kopuk ele alınamayacağını savunan bir anlayışın ürünüydü.
Kulübün çevresinde şekillenen entelektüel tartışma iklimi Kuzgun Acar, Tahir
Alangu, Özcan Arca, Üstün Barışta, Cihat Burak, Adnan Çoker, Atilla Dorsay, Ayşe
Erbil, Selahattin Hilav, Nurten Karaçivi, Onat Kutlar, Aziz Nesin, Tan Oral, Mutlu
Parkan, Faruk Pekin, Kemal Tahir, Sezer Tansuğ, Orhan Taylan, Ömer Uluç, Artun
Yeres gibi sanatçı, yazar ve sinemacıları bir araya getirdi. Tartışmalar genel olarak
devrimci sinema, örgütlü mücadele, kısa filmin estetik potansiyeli ve sanatın
toplumsal işlevine yoğunlaşırken, 1966’da yayın hayatına başlayan Görüntü
dergisi de bu entelektüel üretimlerin teorik altyapısını yansıtan bir mecra olarak
işlev gördü. Sanatçılar ile öğrencileri estetik, politik ve toplumsal meseleler
etrafında buluşturan tüm bu çalışmalar, Türkiye’de sanat eğitimi ve bağımsız

sinema pratiklerinin kesişiminde, günümüze kadar etkisini sürdüren bir vizyonun
temelini attı.
Deniz Tortum’un “Hisar’da Yeni Bir Gerçekçilik: İstanbul Hatırası” başlıklı yazısını okumak
için: https://saltonline.org/tr/2622.
Bülent Becan’ın “Hisar Kısa Film Yarışması (1967-1970) Üzerine” başlıklı yazısını okumak
için: https://saltonline.org/tr/2624.
Hisar Kısa Film Yarışması üzerine Şubat 2024’te Salt Galata’da gerçekleştirilen söyleşilerin
kaydına Salt’ın YouTube kanalından erişilebilir.

1960’lar, Özer Kabaş’ın eğitimci ve kültür insanı olarak vizyoner rolünü
belirginleştiren kritik bir dönemdi. Kabaş, Robert Kolej’de öğretim üyeliğinin
yanı sıra Social Hall’un direktörlüğünü üstlenerek bu mekânı bir sanat
merkezine dönüştürdü. Özellikle genç kuşak sanatçılara önemli bir platform
sunan mekânda, 1960’ların ortalarından itibaren çeşitli sergiler düzenlendi:
∙Oktay Anılanmert, Nuray Ataş ve Mehmet Güleryüz (25 Mayıs–5 Haziran 1964)
∙Nil Yalter (5 Ocak 1965)
∙Sedat Pakay (1966)
∙Ara Güler (2–20 Mayıs 1966)
∙Gülsün Karamustafa, Figen Demirel, Mustafa Şener ve Komet (6–16 Aralık 1966)
∙Saim Bugay (1967)
∙Ziya Gökçek (21 Ekim 1968)
∙Şerefnur Ayiter (6–17 Kasım 1968)
∙Kuzgun Acar (takribî 1968–1969)
∙Cem Kabaağaç (tahminî 1960’lar)
∙Aliye Berger (tahminî 1960’lar)
∙Zerrin Kehnemuyi (1970)
∙Fatma Tülin (1973)
Bu sergiler, o dönemde sayılı konser salonu ve tiyatro mekânının bulunduğu
İstanbul’da, Social Hall’u sanatçıların buluşma noktası hâline getirdi.
*Robert Kolej’de düzenlenen sergilere dair araştırma sürmektedir. Katkıda bulunmak için
salt.research@saltonline.org adresine yazabilirsiniz.

Fotoğrafçı ve sinemacı Sedat Pakay, Robert Kolej Yüksek Okulu’nda mühendislik
öğrenimi gördüğü sırada Özer Kabaş’ın öğrencileri arasında yer aldı. Kabaş ile
Pakay arasındaki ilişkiyi güçlendiren ortak ilgi alanlarından biri fotoğrafçılıktı.
İkili birlikte İstanbul’u dolaşıp Kuledibi ve Beyazıt bitpazarlarını gezdi, fotoğraf
üzerine konuştu. Kabaş’ın çevreye ve görsel kültüre yönelik ilgisi, Pakay’ın erken
1960’lardaki işlerinde de izlenebiliyordu. Bu yıllarda Pakay, İstanbul’un sokaklarını,
mahallelerini, kıyılarını, küçük esnafını ve gündelik hayatını fotoğrafladı.
Robert Kolej’de öğretim üyesi ve Social Hall direktörü olan Kabaş, Pakay’ın
çalışmalarını yakından takip etti; ilk fotoğraflarının Social Hall’da sergilenmesini
destekledi. Dahası, kendisinin de mezunu olduğu Yale School of Art’a başvuru
yapması için onu teşvik etti. Pakay’ın başvurusunda yer alan İstanbul
fotoğrafları, Yale’de öğretim üyesi olan ve 20. yüzyıl Amerika’sının ruhu ile
toplumsal gerçekliğini ikonik fotoğraflarıyla belgeleyen öncü fotoğrafçı ve foto
muhabiri Walker Evans’ın dikkatini çekti. Robert Kolej’den Yale School of Art’a
geçiş yapan Pakay, 1968’de buradan yüksek lisans derecesiyle mezun oldu.
Pakay, Kabaş’ın Robert Kolej yıllarından tanıdığı tiyatro oyuncusu ve yönetmeni
Engin Cezzar aracılığıyla James Baldwin ve İstanbul’daki çevresiyle tanıştı;
1960’lardan itibaren yazarı İstanbul’da fotoğraflamaya başladı. Bu karşılaşma
daha sonra Baldwin portrelerine ve Pakay’ın yönetmenliğini üstlendiği James
Baldwin: From Another Place [Başka Bir Yerden] (1973) filmine uzanan uzun süreli
bir ilişkiye dönüştü. Pakay’ın İstanbul fotoğraflarının, John Freely’nin Stamboul
Sketches (1974) kitabında da önemli bir yeri vardı.

Bir gün, yaptıklarımın tamamen dışında ve biraz da çizimin tadını çıkarmak için
bir desen yaptım. Resme, kendimce koyduğum kurallardan ve meselelerden azade bir
desen. Özer görünce “Niye bunun üstüne gitmiyorsun? Burada ortaya koydukların çok
ayrı. Sahip olduğun ifade gücünün önüne geçme!” dedi. Gerek Cemal Tollu için derste
alelusul yaptıklarımı gerekse Özer’e gösterdiğim deseni ciddiye almamıştım. O ise
üzerine resmimi inşa edebileceğim temelin farkına işaret etmişti. Bunu ancak başkası
size söyleyebiliyor; insanın gözünden kaçabiliyor. Bu yüzden kendi öğrencilerime
hep şunu söylüyorum: “Önemli bulmadıklarınız da dâhil yaptığınız her şeyi bana
gösterin; esas olan belki oradadır.”

Özer Kabaş ile aramızda gerçek bir sanatçı dostluğu oluştu; birbirini açan, birbirinin
ufkunu genişleten, birbirine öğreten ve bundan sakınmayan bir ilişki. Üstünlük
kurmaya çalışmadık. Resmimdeki bu dönüm noktasını Özer’e borçlu olduğumu
düşünüyorum.*
Özer Kabaş ile Mehmet Güleryüz arasındaki dostluk; sergiler, ortak çalışmalar
ve sanat üzerine yürütülen tartışmalar etrafında şekillendi. Robert Kolej’deki
Social Hall bu ilişkinin ilk buluşma noktalarındandı. Kabaş’ın Güleryüz’ün
desenlerinde işaret ettiği ifade olanakları, sanatçının sonraki üretiminde
belirginleşecek yönelimlerin erken izleri arasındaydı. İki sanatçı arasındaki
diyalog, yıllar boyunca karşılıklı eleştiri ve paylaşım üzerinden sürdü.
*Ayşegül Sönmezay, Güldüğüme Bakma: Mehmet Güleryüz Kitabı, İstanbul: Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları, 2004, s. 165.

Liseden sonra bir süre yurt dışında müzeleri, sergileri gezme imkânı buldum. Bu bana
yaptığım işle ilgili farklı bir bakış sağladı. İlginç olan, Güzel Sanatlar Akademisi
yerine Boğaziçi Üniversitesi’ni seçmiş olmam. Sınavına bile girmedim Akademi’nin.
Nedenini hâlâ sorarım kendime. Sanıyorum resmin bende zaten “var” olduğunu
düşünüyordum. Boğaziçi Üniversitesi ise bana farklı bir şey öğretecekti.
Orada aldığım “Humanities” [Kültürel Tarih] dersinin hocası Özer Kabaş’tı. İyi
bir ressam olduğunu öğrenince resimlerimi görmesini istedim. Önemsedi, ilgilendi.
Böylece ilk ve tek sanat öğretmenim o oldu. Genelde, yaptığım resimler hakkında
görüşlerini söylüyordu. Mimar Sinan Üniversitesi’nde yürüttüğü temel sanat eğitimi
derslerinin ödevlerini uygulamamı istedi bir ara. Amacını çok da anlamadan bir süre
birtakım nokta, çizgi çalışmaları gerçekleştirdim. Fakat bir gün bütün bunlardan
sıkılarak birden elma resmi yaptım. Çalıştığım odaya geldi, gördü, durdu, baktı,
hiçbir şey söylemeden kapıya doğru yürüdü, tam çıkarken “sen artık bırak o verdiğim
ödevleri” dedi. Bana çok katkısı olmuştur. Bu işin nasıl ciddiye alınması gerektiğini,
yeteneğin tek başına yeterli olmadığını, çalışmanın ve disiplinin önemini bana
o öğretmiştir. Bir sözünü özellikle hiç unutmam: “Seçtiğin arkadaşların beğeni
düzeyine dikkat etmelisin, insan ister istemez yaptığı işi yakınının sevmesini ister;
birden onun gözüne uygun iş yaptığını fark edebilirsin.” Bu söylediğini bir defa
yaşadım. Ne kadar haklı olduğunu anladım.

Diğer bir katkısı da, okulda çalışmam için bir oda verilmesini sağlamış olmasıydı.
Ders aralarında bile gidip resim yapabiliyordum. Zamanla, geceleri ve yaz dâhil tüm
tatillerde orada kalmaya başladım. Bu bana yoğun ve sıkı bir çalışma imkânı yarattı.
Çok geçmeden ilk sergimi Boğaziçi Üniversitesi’nde açtım. Bu kez de, o dönem rektör
olan Aptullah Kuran resimlerimi Bedri Rahmi’nin görmesini önerdi. Şimdi tuhaf
geliyor, fakat gerçekten de herkesin gözünde bir sınav niteliği taşıyormuş o zamanlar
Bedri Hoca. Ve yıllar sonra bu sınav böylece yine karşıma çıkmış oluyor, peşimi
bırakmıyordu.*
Özer Kabaş, Fatma Tülin’in sanat pratiğinin erken döneminde belirleyici bir rol
oynadı. Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciyken çalışmalarını yakından izleyen
Kabaş, sanatçının okul içinde üretim yapabileceği koşulların oluşmasına
katkıda bulundu. Tülin, Öğrenci İşleri Ofisi’ni atölye olarak kullandı. Bu
dönem, sanatçının daha sonra “işinin ilk adımları” olarak tanımlayacağı üretim
sürecinin başlangıcıydı.
*Levent Çalıkoğlu, “Fatma Tülin ile Söyleşi”, Fatma Tülin, İstanbul: Masa, 2010, ss. 15–16.

URART

Urart Sanat Atölyesi* 1971 yılında Yeniköy, İstanbul’da Özer Kabaş ile kardeşleri
Mehmet Kabaş ve Vedat Kabaş tarafından kuruldu. Kuruluş amacı, Anadolu’nun
kültürel, arkeolojik ve estetik birikimini güncel tasarım diliyle yeniden
yorumlamak; antik mücevher işçiliğini ve formlarını modern kuyumculuk ve
nesne tasarımıyla sentezlemekti. Urart’ın takıları, özgün sanat nesneleri olarak
öne çıktı.

Urart’ın çıkış noktası, Anadolu’nun metal işleme ve süs geleneğine duyulan
ilginin yanı sıra bu geleneğin modernleşme süreçleri içinde görünmez hâle
gelişine dair bir farkındalıktı. Atölyenin üretimleri, tarihsel biçimleri doğrudan
tekrar etmek yerine Urartu ve Anadolu İlkçağ sanatlarının biçimsel hafızasını
bir tasarım dili içinde yeniden ele aldı. Bu yaklaşım, dönemin hâkim bijuteri
estetiği ve seri üretim anlayışına karşı da mesafeliydi. Urart için geçmiş,
dekoratif bir nostalji nesnesi değil, canlı bir kültürel kaynaktı.
Özer Kabaş’ın sanat ve kültür üzerine düşüncelerinde önemli yer tutan “yatay”
tarihsel etkiler, Urart’ın üretimlerinde de karşılık buldu. Coğrafya, gündelik
yaşam, zanaat pratikleri ve yerel görsel kültür, ithal edilen estetik yönelimlerin
karşısında üretken alanlar olarak konumlandırıldı. Urart Sanat Atölyesi bu
anlamda yalnızca bir tasarım girişimi değil, modern sanat ile zanaat, beden ile
nesne, tarih ile güncel yaşam arasında kurulmaya çalışılan farklı bir ilişkinin
parçasıydı. Kabaş’ın mini heykel-takı tasarımına ilgisi Urart’tan ayrıldığı 1976
yılından sonra da devam etti.
*Urart, adını MÖ 9.–6. yüzyıllar arasında varlık göstermiş Demir Çağı uygarlıklarından biri
olan Urartular’dan alır. Günümüzün Doğu Anadolu, Ermenistan ve Kuzeybatı İran’ına yayılan
coğrafyada önemli bir bölgesel güç olan bu krallık, gelişmiş bronz işçiliği, mimarisi ve
karmaşık sulama sistemleriyle bilinir.

AKADEMİ VE MİMAR SİNAN ÜNİVERSİTESİ

Temel Sanat Eğitimi, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi müfredatına
öğrencilerin 1968’deki Akademi işgalinin ardından girdi. İki ay süren işgali takiben
öğrenciler ile asistanların yönetime katılımı sağlandı ve Akademi reformu
üzerinde çalışılmaya başlandı. 1 Aralık 1969 tarihli Yüksek Heykel Bölümü kararı ve
Akademi Temsilciler Kurulu’nun onayı ile Temel Sanat Eğitimi Kürsüsü kuruldu.
1969–1970 öğretim yılında Zühtü Müridoğlu’nun davetiyle Altan Gürman, Heykel
Bölümü’nden yaklaşık on öğrenci ve öğretim üyesine kürsünün ilk deneme dersini
verdi. 1970’te kürsüye Ercümend Kalmık atandı. Temel Sanat Eğitimi, Akademi’yi
oluşturan Resim, Heykel, Mimarlık ve Dekoratif Sanatlar bölümlerinin 140 birinci
sınıf öğrencisinin birlikte çalıştığı ortak bir atölye eğitimine dönüştürüldüğünde,
öğretim kadrosuna Ali Teoman Germaner ile Erkal Güngören de katıldı. Ercümend
Kalmık’ın 1971’deki vefatının ardından kürsü başkanlığını Zühtü Müridoğlu
üstlendi ve Özer Kabaş, Boğaziçi Üniversitesi’nden gelerek çekirdek kadroya
eklendi. Kabaş “Yüzey”i, Gürman “Renk”i, Germaner “Doku”yu, Güngören
“Strüktür”ü konu aldı. Dersin asistanı ise Nuri Temizsoylu’ydu. Başlangıçta kürsü
olarak faaliyet gösteren Temel Sanat Eğitimi önce bölüme, sonra fakülteye
dönüştü. 12 Eylül askerî darbesinin ardından Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK)
kurulması ve 1982’de Akademi’nin Mimar Sinan Üniversitesi’ne dönüşmesiyle
birlikte bu özgün ve işlevsel yapılanma sona erdi.
Akademi’deki Temel Sanat Eğitimi’ni kavramsallaştıran ana ekipten olan Kabaş,
Yale’de uygulamaya konulan müfredatı yerinde deneyimlemişti. Yale’de devrim,
Bauhaus’un kapanmasının ardından 1933’te ABD’ye giden Alman sanatçı Josef
Albers’in katkısıyla gerçekleşti. Fakülte dekanı Charles H. Sawyer, Albers’i eski
Beaux-Arts yönteminin terk edilip müfredatın yeniden düzenlenmesine yardımcı
olması için davet etmişti. Albers, 1951 tarihli bir raporda Yale rektörüne felsefesini
şöyle açıklıyordu: “Sanatın doğrudan öğretilemeyeceğine inanıyorum. Bu nedenle
öğretimimiz […] gözlem ve ifade becerilerinin geliştirilmesinden ibarettir. […]
Teknik becerilerin geliştirilmesi, esnek bir hayal gücünün geliştirilmesine tabi
olmalıdır.” Özer Kabaş’a göre de “‘Basic Design’, Bauhaus eliyle modernizmin
doğurduğu ve adamakıllı belgelenmiş tek eğitim yöntemidir. Bunun dışında,
çağdaş eğitim savıyla yapılan her deneme şiddetle bocalamaktadır.”*
*Özer Kabaş, “Sanat Eğitiminde Resim” (Türkiye’de Sanat, Kasım–Aralık 1996),
Sentez ve Montaj: Özer Kabaş Yazıları, İstanbul: Salt, 2022, ss. 289–296.

İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin Mimar Sinan Üniversitesi’ne
dönüşmesi ve Temel Sanat Eğitimi Kürsüsü’nün kapatılmasının ardından
Kabaş, Resim Anasanat Dalı’na geçti. 1984’te doçent, 1990’da profesör oldu;
yeniden yapılanma sürecinde fakülte yönetimindeki görevlerinin yanı sıra
kurumun sanat programlarının şekillenmesinde etkin rol üstlendi. 1985’te
İstanbul Sanat Bayramı kapsamında düzenlenen 5. Yeni Eğilimler sergisinin
yürütme kurulu ve jüri başkanlığını yaptı. İstanbul Bienali’nin öncülü
sayılabilecek Yeni Eğilimler, sanat ortamında uzun yıllar sürecek tartışmalara
ve 1980 sonrası sanatın seyrini belirleyecek oluşumlara zemin hazırladı.
Aynı dönemde Kabaş’ın Marmara Adası’nda uluslararası bir taş yontu
merkezi kurulmasına yönelik girişimleri de üniversitenin eğitim ve araştırma
faaliyetlerini kampüs dışına taşıma arayışının bir parçasıydı.
Bu yıllarda Kabaş, Türkiye’de figüratif resmin yeniden görünürlük kazandığı
tartışmaların merkezinde yer aldı. Kişisel sergilerinin yanı sıra Neş’e Erdok,
Kemal İskender, Hüsnü Koldaş, Nedret Sekban gibi sanatçılarla figür ağırlıklı
sergilere katıldı. Aralarında Türk Resminde Ortak Bilinç (Yapı Kredi Kâzım
Taşkent Sanat Galerisi, 1989), Figürde Duyarlılık (Teşvikiye Sanat Galerisi, 1990)
ve Figür 5’in (Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi, 1990) bulunduğu karma
sergilerde yapıtlarını sergiledi. Ancak Kabaş, figüratif resmi soyut sanatın
karşısına yerleştiren kutuplaştırıcı yaklaşımlara mesafeliydi. Soyut ve figüratif
arasında mutlak bir ayrım bulunmadığını; her iki yaklaşımın da sanatın farklı
ifade olanakları olduğunu savunuyordu. Ona göre belirleyici olan, seçilen
üslup değil, sanatçının yaşadığı coğrafya ve deneyimden hareketle özgün bir
dil kurabilmesiydi. Bu yaklaşım, Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki eğitim ve
yöneticilik faaliyetlerine de yansıdı. Kabaş, Akademi’nin desen geleneğini
korurken tasarım, desen ve resim arasındaki sürekliliği esas alan bir anlayışı
benimsedi.
Zeynep Rona’nın “Bana ayaklı dikiş makinesini kullanmayı öğreten kişi…” başlıklı yazısını
okumak için: https://saltonline.org/tr/3092.

EMEK VE RESMİ

Kabaş, denizi pasif veya romantik bir arka plan değil, balıkçının gündelik
gerçekliğinin mekânı olarak ele aldı. Ona göre deniz, doğa karşısında insan
emeğinin ve hayatta kalma çabasının görünür hâle geldiği bir mücadele
alanıydı. Sanatçının sosyolojiye, edebiyata ve bölge tarihine duyduğu ilgi, deniz
emekçiliğini daha geniş bir tarihsel ve kültürel bağlam içinde değerlendirmesine
olanak tanıdı.
Kabaş’ın özellikle 1980’lerden itibaren yoğunlaşan deniz resimleri, İstanbul
Boğazı’nda ağları ayıran, ağır halatları çeken ya da teknelerini dalgalar arasında
yönlendiren balıkçıları konu edinir. Kimi zaman tek bir figüre, kimi zaman
birlikte çalışan balıkçılara odaklanan bu resimler, gündelik emeğin ritmi kadar
deniz insanlarının içine kapanık ve ağırbaşlı dünyasını da yansıtır. Kabaş,
yaşamdan beslenen bu sahneleri betimleyici bir gerçekçiliğin ötesine taşıyarak
emek ile doğa arasındaki ilişkiyi resmin temel meselesi hâline getirir. Halatlar,
ağlar, tekneler ve dalgalar, çevresel ayrıntılardan ziyade insan emeğini
somutlaştıran yapısal ögelere dönüşür.

MARMARA ADASI

1969 yılında Kuzgun Acar’la Ayvansaray’dan bir ufak tekne denize indirdik. Kuzgun’la
çok ciddi konular konuşur, sonra hayalimizde açık denizlere çıkar ferahlardık. Kuzgun’a
babasından kalmış olan ufak yelkenli Avrupa yapısı sevimli bir “catboat” tipi tekneyle
de Boğaz’da birkaç prova yaptık. Ankara’daki büyük heykel kabartmayı yaptıktan
sonra, Kuzgun bazı ciddi yaşamsal zorluklarla karşı karşıya kalmıştı.
Dostluğumuz sırasında Robert Kolej Yüksek Okulu kırmızı salonunda bir sergi açtı ve
Kuzgun’a bir de tiyatro salonu için rölyef ısmarladık. Hep biraz düze çıkacaktık ve
beraber denize açılacaktık. 12 Mart’tan hemen sonra bir süre tutuklanınca işler karıştı,
çıktı, programlarımız uymadı ve ben de ilk Marmara Adası mermer ocaklarına gidip
belgesel film çekme tuhaf macerasına ve ilk deniz seyahatine Altan Gürman’la giriştim
(yanımızda da Ayma [Kabaş] ve Bilge [Gürman]). Marmara Adası’na altmış beş millik
bir yol giderken yediğimiz ilk deniz şoku, adaya vardığımızda yediğimiz kültür, tarih
ve doğa şoku, üç bin yıllık mermer tarihinin toz toprak içinde yatıyor olması, tepelerde
mermer tozundan bembeyaz olmuş iki bin işçi, dev kamyonlar, fırtınaların dinmesini
bekleyen mermer yüklü çektirmeler. Bizim o acemilikte yediğimiz dalgalar ve fırtınalar.
Ve onlardan kurtulmak için Paşalimanı Adası’nın o muhteşem Osmanlı limanına
sığınma macerası. Rüzgârlı Poyrazlı (Vori) Köyü’nün Altan’la beraber keşfedildiği yıl.
O yıldan sonra her yıl Paşalimanı Adası’na o ufak tekneyle denizden gittim.*
Marmara ve Paşalimanı adaları, Kabaş’ın sanatında belirleyici izler bıraktı.
1960’ların ortalarından itibaren yaptığı deniz yolculukları, Osmanlı mimarisi ve
yerel kültür alanının önde gelen isimlerinden Godfrey Goodwin ile gerçekleştirdiği
inceleme gezileri ve sanatçı Altan Gürman ile Saraylar Köyü’ndeki mermer
ocaklarına yönelik araştırmaları, Kabaş’ın deniz, tarih ve coğrafya arasındaki
ilişkiye duyduğu ilgiyi derinleştirdi. Saraylar’daki antik mermer ocakları, yarım
kalmış heykeller, kıyıya dağılmış mimari kalıntılar ve binlerce yıllık taş işçiliği
geleneği, adanın gündelik yaşamıyla yan yanaydı. Kabaş, Marmara Adası’na
ilişkin yazı ve araştırmalarında bu tarihsel katmanları balıkçılar, denizciler, taş
ustaları ve deniz yolculuklarıyla birlikte ele aldı.
Bu deneyimler doğrudan resme dönüşmedi. 1970–1976 yıllarında adada ve
denizde geçen zaman önce bir yaşam deneyimi olarak birikti. Sanatçının
Paşalimanı Adası’nın Poyrazlı Köyü’nde gözlemlediği denizciler, rüzgâra karşı
yol alan tekneler, kıyı yaşamı ve adanın sert doğası zamanla eskizlere, sulu

boyalara ve yağlı boyalara dönüştü. Böylece deniz, bir manzara unsurundan
ziyade insan, doğa ve tarihin iç içe geçtiği bir “mekân” olarak resimlerinde yer
almaya başladı.
Kabaş’ın “deniz mekânı” olarak tanımladığı bu alan, yalnızca denizi değil, ona
bağlı yaşam biçimlerini, emek ilişkilerini, korkuları, yolculukları ve belleği de
içeriyordu. Marmara Adası çevresinde yaşanan karşılaşmalar, sonraki yıllarda
resimlerinde belirginleşecek deniz temasının temel kaynaklarından biri oldu.
*Özer Kabaş, “Ressam Özer Kabaş ve Sanata Bakış” (Sanat Çevresi, Sayı: 174, Nisan 1993,
ss. 28–30), Sentez ve Montaj: Özer Kabaş Yazıları, İstanbul: Salt, 2022, s. 231.

1970 yılında Amerika’dan sanat öğrenimi sonrası Türkiye’ye döndüğümde Marmara
Adası yakınındaki Paşalimanı’nda yeni yaptırdığı eve gittik beraber. Sahildeki
kahvehaneye girdiğimizde karşımdaki duvarda tüm alanı kaplayan bir çizgi resim
gördüm. Özer Kabaş imzalı, Grek mitolojisinde rüzgâr tanrısı Borias’ın yanakları
şişkin, rüzgâr üfleyen bir resmi. Kahvede oturan balıkçı ve yerel halk ile olan dostluğu
ve onların yaşamlarını resimlerine konu etmesiyle, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in
de öykülerini yazdığı Anadolu efsane karakterleri ile çağdaş Anadolu insanı arasında
sentez kuran bir sanatçı idi Özer Kabaş. Kabarık dalgalarla boğuşan balıkçılar,
sahildeki insanlar, kayıklar hep onun resimlerine konu oldular. Amerika dönüşü
New York Ekolü’nden etkilenerek yaptığı soyut resimler ve eskizler sonrası, Türkiye’ye
kendini adaması, Anadolu’nun bağrından çıkan bu sanatçıyı, Türkiye insanının zor
şartlar altındaki günlük uğraşısını realist (gerçekçi) bir tarzda görüntülemeye
götürdü. Ezilmiş, çaresiz insanlara hayat verdi, tanımadığımız isimsiz, cesur
insanları bize tanıttı. Ve onun deniz sevgisi de yapıtlarından hiç eksik olmadı.*
*Sedat Pakay, “Yolculuğumun Kılavuzu Özer Abi” (New York, Aralık 2007), Özer Kabaş:
Retrospektif, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2008, s. 30.

Kabaş’ın resimlerinde deniz, Akdeniz dünyasının tarihini, mitolojisini ve kültür
belleğini görünür kılan temel unsurlardandır. Homeros’tan Anadolu
efsanelerine uzanan anlatılar, kıyılar, adalar ve deniz yolculukları sanatçının
resimlerinin düşünsel zeminini oluşturur. Bu coğrafyada tarih ile gündelik

yaşam, efsane ile deneyim, aynı belleğin iç içe geçmiş katmanları olarak öne
çıkar.
Resimlerdeki boğa ve öküz figürleri de kültürel sürekliliğin bir parçasıdır.
Akdeniz uygarlıklarının en eski imgeleri arasında yer alan bu figürler, üretkenliği,
bereketi ve insanın çevresiyle kurduğu kadim ilişkiyi çağrıştırır. Bu yönüyle
Kabaş’ın resimleri, Halikarnas Balıkçısı’nın Akdeniz coğrafyasına ilişkin
duyarlılığıyla da örtüşür. Mitolojiyi gündelik yaşamın içinde varlığını sürdüren
canlı bir kültürel katman olarak ele alan yaklaşım, Kabaş’ın resim dilini belirler.
Değişken bakış açıları, güçlü figürler ile ışık ve rengin birbirini dönüştüren
kullanımı, denizin kesintisiz hareketini kompozisyona taşır. Yolculuk, dalga
ve kıyı, resmin ritmini kuran görsel ögelere dönüşür. Denizin “mitolojik
umursamazlığı”, gücü ve sınırsızlığı, bu resimlerin başlıca kaynakları arasındadır.

Marmara Adası’nda bir yüksekokul kurma girişimi, Özer Kabaş ile sanat
tarihçisi Godfrey Goodwin’in 1965 yılında adanın Saraylar Köyü’ne yaptıkları bir
seyahat sırasında, bölgenin mermer potansiyelini keşfetmeleriyle şekillenmeye
başladı. 1969’da Kabaş, sanatçı Altan Gürman’la birlikte bir belgesel film çekerek
köydeki üç bin yıllık antik mermer ocaklarını yakından gözlemleme olanağı
buldu.
1979 yılında Kabaş, Akademi’nin Heykel Bölümü ile Temel Sanat ve Bilimler
Bölümü ortaklığında Saraylar’da bir ara meslek veya yaz okulu kurulmasını
önerdi; yerel yönetimle görüşmeler yaptı. Amaçlardan biri de, İtalya’daki
dünyaca ünlü Carrara örneğinde olduğu gibi adada heykel festivalleri ve
yarışmaları düzenlenmesiydi. Ancak Akademi’nin Mimar Sinan Üniversitesi’ne
dönüşüm süreci bu girişimi sekteye uğrattı. Proje, 1988’de Kabaş’ın Güzel
Sanatlar Fakültesi Dekanlığı’na sunduğu dilekçeyle yeniden gündeme geldi.
Ertesi yıl Saraylar’da yaz okulu açma ve uluslararası bir sempozyum düzenleme
önerisi benimsendi; hatta üniversite bünyesinde “Taş Yontu Araştırma Merkezi”
kurulması planlandı. Kabaş’ın gerçekleştirdiği ön ziyaretlerde köylülerin projeye
yoğun ilgi gösterdiği rapor edildi.
1991’de yapılan toplantılarda, projenin başka üniversiteler tarafından
sahiplenilmesini önlemek amacıyla yaz okulunun bir an önce eğitime başlaması

gerektiği vurgulandı. En az on öğrenci için barınma üniteleri ve açık hava çalışma
alanının projelendirilmesine karar verildi; atıl durumdaki bir katrak fabrikasının
endüstri müzesine dönüştürülmesi de gündeme alındı.
1991 sonbaharında girişimin seyri değişti. Ağustos ayında olumsuz hava
koşulları nedeniyle adaya geçemeyen Kabaş, Erdek’te köy muhtarıyla
görüştüğünde köy halkının mülkiyet konusundaki tavrının değiştiğini öğrendi.
Maliye Bakanlığı tarafından üniversiteye tahsis edilen arazinin tapu devrine
razı olmayan ve buraya bir hastane kurmayı planlayan köy yönetimi, aradan
geçen sürede eğitim faaliyetinin başlamamış ve köye hiçbir heykeltıraşın
gelmemiş olmasının projeye duydukları inancı sarstığını ifade etmişti. Muhtar
alternatif devlet arazilerinin değerlendirilmesi için yardımcı olabileceklerini
belirtmiş olsa da, proje sonuçsuz kaldı.

ARABA RESİMLERİ

Araba boyacılığı, Kabaş’ın Anadolu’daki halk sanatlarına yönelik ilgisinin
yoğunlaştığı alanlardan biriydi. Sanatçı, araba boyacılığında akademik sanatın
dışında gelişmiş, kendine özgü renk, motif ve kompozisyon düzenine sahip
güçlü bir dil görüyordu. Kabaş’ın “yatay etkiler” olarak tanımladığı tarihsel
ve çevresel süreklilikler, bu pratikte kuşaktan kuşağa aktarılan görsel bir
dağarcık olarak somutlaşır. Tarihin içinde erimiş toplumsal gerçeklikler ile
geleneksel süreçleri kapsayan yatay etkiler, özellikle “dikey etkiler” altında
kalmamış halk sanatçılarının üretiminde belirleyici bir rol oynar. Ancak
siyaset, medya teknolojileri ve küresel kültür pratikleri gibi yukarıdan aşağıya
doğru işleyen dikey etkiler, yatay ilişkilerin doğal akışını kesintiye uğratma
ya da dönüştürme gücüne sahiptir. Kabaş’a göre sanatçının kendine özgü
bir dil geliştirebilmesinin temel koşulu, tarihsel ve çevresel süreklilikleri
idrak ederek dikey etkilerin tektipleştirici şiddetine karşı koyabilmesidir.
Bu bağlamda Kabaş, araba boyacılığını folklorik biçimlerin tekrarı olarak değil,
güncel sanatla ilişki kurabilecek dinamik bir renk ve biçim anlayışı olarak ele
aldı. Akhisar’da araba boyacılığı örneklerini fotoğrafladı ve 1989’da TRT’de
yayımlanan Araba Resimleri belgeseline araştırmacı olarak katkıda bulundu.

About Author

HABER MERKEZİ

medya

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir